Başbakan ve Muhalefet Uyuyor, Tarım ve Hayvacılık Vatandaşı Öldürüyor

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar öyle şeyler anlattı ki, okurken fenalaşabilirsiniz…

tarım ve hayvancılık kanser ediyor, sağlık için ölüyoruz

tarım ve hayvancılık sektörü vatandaşlarımızı kanser ediyor, sağlık için ölüyoruz

Vatan gazetesi yazarı Mine Şenocaklı, korkunç gerçekleri köşesine taşıdı:

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar: Biliyorum canınız sıkılacak, yüreğiniz kabaracak, üzüleceksiniz ama gerçekleri öğrenmeniz lazım. Daha yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik veriliyor. Kemikleri gelişmesin, sadece et yapsın diye… Tavuklar tarladaki patatesler gibi hiç kıpırdamadan yetiştiriliyor. Bıraksanız bile kıpırdayamıyorlar… Elinize aldığınızda kemikleri kırılıyor… Bu inanılmaz bir vicdansızlık… Sonra, görüyoruz her gün gencecik bir kadın meme kanserine yakalanıyor. Büyük olasılıkla daha sağlıklı diye sık sık tavuk yiyorlardır…

Hocam son dönemde kanser vakalarında patlama olduğunu, lenfoma ve kemik iliği kanserlerinin çoğunun ise Türkiye’nin tarım merkezi olan Antalya-Kumluca’dan geldiğini söylediniz. Peki böyle başka bölgeler var mı?

Var… Mesela 6-7 ay kadar önce Ergene tartışıldı. Orası içler acısı bir durumda. Ergene’de olağanüstü bir çevre kirliliği var. O zaman Sağlık Bakanlığımız ve Kanser Savaş Daire Başkanlığı dediler ki, “Orada çok sigara içiliyor, çok alkol kullanılıyor, o nedenle bu kanserler çıkıyor.” Böyle bir şey sözkonusu olamaz. Çünkü belgesel bir film hazırlandı bu konuyla ilgili. “Gündöndü” adında… Orada her şey çok açık.

- Ben izlemedim o filmi…

İzleyemedik, çünkü henüz Türkiye’de gösterilmedi. Kısa versiyonu Marsilya’da bir çevre filmleri festivaline gitti. İzleyenler o kadar etkilenmiş ki, film bittiğinde alkışlayamamışlar, alkışlayacak halleri kalmamış. Deri fabrikalarından çıkan o atık suyun köpükler halinde Ergene’ye bırakılmasını ve bu yüzden ortaya çıkan çevre felaketini öyle bir göstermiş ki film dona kalmışlar… Çiftçi geliyor Trakya’dan, Ergene’den, hepsi hastalarımız zaten bunların. “Hocam” diyor, “15 tane sığırımız geçenlerde öldü. Daha önce de bir 15 tane ölmüştü zaten…” Onbeşer, onbeşer ölüyor hayvanlar. Ama “Aşı reaksiyonu oluştu da ondan” diyorlarmış.

- Kimler diyormuş?

Tarım Bakanlığı yetkilileri! Böyle aşı reaksiyonu oluşmaz. Bunlar bir şeyin üzerini örtme çabaları. Bir aşıda üretim sorunu varsa, zaten o 15 hayvanı değil, çok daha fazlasını etkiler. Bu aşıyla ilgili olan bir durum değil. O çevrede muhtemelen hayvanlar su içerken ya da otlanırken çevreden aldıkları toksinle kaybedildiler. Bir arkadaşımız gitti bölgeye, “Kimse konuşmak istemiyor, korkuyor” diyor. Trakya Üniversitesi’nden öğretim üyesi bir başka arkadaşımız bölgedeki kanserli insanların dokularında ağır metal analizine bakmış, çok yüksek bulmuş… CNN Türk’te yayınlanmış bir canlı yayının bandını izledim. Devletin söylediği şey, “Çok sigara içiyorlar, çok alkol tüketiyorlar, bu kanserler o yüzden.” Halbuki adam anlatıyor, kızı dereye düşmüş, boğulmuş, peşinden gitmiş, girdiği yere kadar bacakları cılk yara. Bu düzeyde bir kirlilik var Ergene’de. Baktığınızda temiz görünüyor ama adamın girdiği yere kadar bacakları ülsere olmuş. Sonuç? Adamın o yaraları iyileşmiyor. Adam yaşıyorsa da şansa yaşıyor. Bu, o bölgede yaşayan diğer insanlar için de geçerli. Bunun öyle sigarayla, alkolle falan kapatılacak bir yanı yok. Bir de oradan ürün geliyor, o ürünün nereye gittiği belli değil.

- Gelen ürün ne?

Üç ürün geliyor. Pirinç, ayçekirdeği, buğday… Kadmiyum ve kurşun analizlerini yaptırdık. İzin verilenden 2 ila 8 kat yüksek çıktı! Şimdi bu ürün nereye gitti, kim yedi? Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Bakanlık her ürünü birebir denetleyemez, orada hakkını verelim. Ama şu önemli; ürüne püskürtülerek kullanılan tarım ilaçları herhalükârda çok kullanılmadıkları zaman kabuğun soyulması, hatta meyvenin sebzenin iyi yıkanılmasıyla uzaklaştırılıyor. Sorun ot ilacında. Çünkü ot ilacından meyve ağacı etkilenmiyor ama onu bünyesine alıyor. Biyolojik sistem bunu içinde biriktiriyor. Bu insanda bir tümör oluşumuna da neden olabilir, hayvanların kaybedilmesine de… Bu ot ilacını, glifosatı pek çok ülke vahşi doğaya da atıyor. Ot kontrolü diye. Nedeni bilmiyorum.

Büyük hastaneler açarak kanseri önleyemezsiniz

- Vahşi doğadan ne istiyorlar?

Hiçbir şekilde anlaşılabilmiş değil. Ormanları ilaçlıyorlar. Niye? Belli değil.

- Herhalde bu zirai ilacı üreten firmalar para kazansınlar diye… Başka bir sebep geliyor mu hocam aklınıza?

Büyük olasılıkla öyle. Doğa bu, sen doğaya müdahale edemezsin. İstersen tarlana müdahale et, ama iş ormana geldiği zaman, “Ben buradan yabani otları temizleyeceğim” diyemezsin. Orası yaban. O şekilde kalmak zorunda. Sen ona müdahale edersen olay çığrından çıkar.

- Biz ne korkunç insanlar olduk böyle?

Maalesef biz korkunç bir ırkız. Bakın, tarım ilacını sonuçta kim tavsiye ediyor? Ziraat mühendisi… Bakıyorsunuz ziraat mühendislerinin büyük kısmı, aynı zamanda tarım ilacı bayiliği yapıyor. Duydum ve inanamadım, tarım ilacı satarken çiftçiye, “Kendin için mi kullanacaksın, yoksa satacağın ürün için mi?” diye soruyorlarmış. Böyle insafsızca bir durum var. Aynı anda bayii olan birisi tarım ilacı satışını kontrol edebiliyorsa eğer, tüketimini nasıl denetler? Adam kendi satışını mı baltalayacak? Oradan bir sıkıntı çıkıyor. İkincisi, tarım ilaçlarının amaç dışı kullanımı var. Bu tavuklarda büyütme amaçlı kullanılan antibiyotik gibi bir durum. Böyle bir şeyi bin yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik vermeye başlıyorlar. Bizim üreticimiz inşallah bu konuda bir düzenleme yapacak, umutluyum. BESD-BİR, “Elimizden geleni yapacağız” dedi. Fakat antibiyotiğin bu şekilde kullanımı kim tarafından akıl edildiyse, bunu Amerikan Akademileri bile anlamış değil… Siz civcive antibiyotiği verirseniz, civcivin bağırsak sisteminin gelişmesini önlüyorsunuz. Normalde yediğimiz besinlerin önemli bir bölümü bağırsak metabolizmasında kullanılıyor çünkü. Dolayısıyla enerji tüketimi azalıyor. Siz bu civcivi güneşe de çıkartmazsanız, kemikleri de sağlıksız gelişeceği için sadece et yapıyor…

- Hiç anlayamadım hocam…

Aksi takdirde güneşe çıkartırsanız civciv sağlıklı gelişeceği için kemik de yapıyor. Ama kemik yapsın istenmiyor, sadece et yapsın isteniyor. O zaman oradan da tasarrufa gidiyorsunuz, hayvan sonunda patates tarlasında yatan patates gibi hiçbir şekilde kaçamayan, olduğu yerde büyüyen bir hayvan oluyor. Bunu kesimde çalışan bir arkadaşımız anlattı, “Zavallı hayvancağızı yerden alırken kemiklerinin elinizin altında kırıldığını hissediyorsunuz. Kaçamıyor zaten. Bıraksanız da hareket edemiyor” diyor. Çünkü hiçbir şekilde enerji harcamayacak ve et yapacak şekilde yetiştiriliyorlar. Düşünebiliyor musunuz 1.7 kilo yemle 1 kilo tavuk elde ediyorlar. Böyle bir dönüşüm var mı dünyada?

- Tavukların nasıl bir eziyetle yetiştirildiğini biliyordum, bu yüzden de asla yemem, ama bu kadarını bilmiyordum. Para kazanacağız diye nasıl bu kadar vicdansız olabiliyoruz?

Haklısınız, son derece vicdansızlık bu. Bir yandan da baktığımızda bunu yapanlar inançlı insanlar…

Çocuğunuza yedireceğiniz yumurtaya dikkat edin!

- Prof. Kenan Demirkol yaptığımız bir söyleşide, “Normalde inek ne zaman süt verir? Yavruladığı zaman değil mi? Ama üretici için süt o kadar değerli ki, yavru 10 gün sonra annesinden ayrılıyor ve soya sütüyle besleniyor. Ve günlerce anne ve yavru ayrılık nedeniyle ağlıyor” diye anlatmıştı. Biz ne yapıyoruz böyle? Besleneceğiz diye bu kadar acımasız olmamız gerekiyor mu? Burada çok da büyük bir günah var aslında… Bir din adamının çıkıp bence, “Yapmayın, günahtır” demesi lazım. Belki o zaman insanlar düşünmeye başlar…

Diyanet de maalesef ortadan yanıtlar veriyor. Net bir şey söylemiyor. Biliyor musunuz, buzağılara etleri pembe olsun diye demir verilmiyor. Kırmızı et diye yediğin hayvanın eti niye pembe olsun ki? Efendim böylesinin Avrupa’da 100 Euro’ya kadar ederi varmış. Hayvanlar demir eksikliğinden ahırın paslanmış metal aksamlarını yalıyormuş. Böyle bir zihniyet, böyle bir hayvan yetiştirme olabilir mi? Benzer şey, hormon kullanımında var. Buzağılarda hormon kullanıyorlar. 8 aylık dana küçücük olmalı, koskocaman inek kadar oluyor. Gören korkuyor. Ne veriyorlarsa hayvanlara bu hale getiriyorlar. Şimdi bakanlık çıkıp da, “Biz denetliyoruz, şahane üretim yapıyoruz, bol verim alıyoruz” demesin. Hayır, bol verim önemli değil. Sağlıklı verim alabilmeniz önemli.

- Hep rakamlara bakıyoruz değil mi?

Bu Amerika’nın standart hatasıdır. Bizde de öyle olmaya başladı. Üretim artıyor deniyor. Peki karşılığında ne kadar ilaç parası ödüyorsunuz? Bu yüzden en çok kanser vakası Amerika’da görülüyor.

- Bizde de gün geçmiyor ki gencecik bir sanatçı meme kanserine yakalanmasın. Arkadaşlarımın çoğu meme kanseri. Özellikle meme kanserindeki artışın nedeni ne?

Bilinmiyor. Ama çok büyük olasılıkla bu insanlar sağlıklı besleneceğiz diye tavuk yiyorlardır, tavuktan aldıkları birtakım hormonlar var. Biz bu işin hormon kısmını bilmiyoruz. Ama 8 ayda bu kadar büyütebiliyorsa danayı, mutlaka birtakım hormonal manipülasyonlar yapmak zorunda. Ya androjenle yapıyorlar bunu ya başka bir büyüme hormonuyla… Nitekim bir arkadaşımız 25 sene Hollanda’da tarım bakanlığında çalıştı, “Hocam, özellikle Kurban Bayramlarında hormonsuz hayvan yok. Hepsine büyüme hormonu veriyorlar. Hayvanlar şişiyor, pazara gönderiliyor” diyor.

- Vallahi yüreğim daha fazla kaldırmayacak. Yazmak da lazım ama…

İnsanların canlarının sıkılması gerekiyor, yürekleri kabaracaksa kabaracak biraz, ama gerçekleri öğrenmeleri lazım. Geçen haftalarda bir arkadaşım anlattı. Çok hazin bir örnek. 10 yaşındaki kızının bacaklarında tüylenme sorunu başlamış. Doktor doktor dolaştırıp bir sonuç alamayınca, “Ya biz bu çocuğa ne yediriyoruz ki böyle oluyor” demişler. Ve geldikleri nokta yumurta olmuş. “Her gün bir yumurta veriyorduk, kestik ve tüylenme geçti. Ondan sonra organik yumurtaya döndük, bir sorun kalmadı” diyor.

- Yumurtada ne var ki?

Günde iki-üç defa yumurtlatabilmek için tavuğa mutlaka bir şey yapmak zorundasınız. Çünkü bu kadar yumurtlama hayvanın doğasının dışında bir şey.

- O yüzden kız çocukları erken adet görmeye başladı, erkek çocukların göğüsleri büyüyor…

Evet. Korkunç bir gidiş var. Bu memleketin beslenmesinin düzelmesi gerekiyor. Büyük hastaneler açarak kanser vakalarını önleyemeyiz. Erken tanı yöntemlerini geliştirerek önlenebilecek bir şey değil kanser. Beslenmemizin düzelmesi gerekiyor. Yediğimiz yumurtadan hormon alıyoruz, süt zaten süt değil, yoğurt desen öyle… Bir yandan tarım ilacını bol miktarda alıyoruz. Bu şekilde beslenen vücut bir kere böyle beslense bunu karşılar, iki kere beslense yine karşılar, ama tek seçenek bu olduğu zaman hastalık kaçınılmazdır. Kanserler patladı. Batman’dan çiftçi telefon ediyor, altıncı düşüğü yapmış eşi… Kars’tan genç bir köylü telefon ediyor, kanser… Marketten alıyormuş tavuğu, çünkü Kars’ta kuş gribi hikâyesinden sonra 2.5 milyon köy tavuğu yakılınca ellerinde tavuk kalmadı…

Başbakan’ın bizzat tarıma el atması lazım, gidiş iyi değil!

- Nasıl öyle bir şey yapabildik? Tavukları canlı canlı toprağa gömdük, yaktık. Bunun günahı bile bize yeter?

İnanılmaz bir hezeyandı o… Bütün tavukları yaktık. Birkaç yıl sonra aynı hezeyan bu kez domuz gribi olarak geri geldi. Ne zaman bu hezeyan bitti? Başbakanımız, “Ben domuz gribi aşısı olmuyorum!” dediği zaman. Sağlık Bakanı’nı kandırıyorlar. Ne oluyormuş? Aşıda Avrupa’ya örnek oluyormuşuz! Hadi canım! Şu anda millette çok ciddi böbrek hasarı var. Çünkü diyaliz merkezlerinin artmasından bunu görebiliyoruz. Bunun en önemli nedeni; doğru beslenmiyor oluşumuz. Yok işte, çok sigara içti de, ortam kötü de… Bunlarla açıklayamazsınız. Çünkü bu tarım ilaçlarının böbrek toksisitesi yaptığı biliniyor. Kesinlikle Başbakan’ın bizzat tarım ve gıda işine de el atması lazım! Yoksa bu gidiş hiç iyi bir gidiş değil!

Sony, kağıttan enerji üretme peşinde

Günlük hayatta kullanılan enerji kaynaklarının tükeniyor olması veya erişiminin zorlaşıyor olması bilimadamlarını farklı alternatif enerji üretme metotları üzerinde çalışmaya zorluyor. Pek çok firma alternatif enerji araştırmaları için dev bütçeler ayırmış durumda.

Japon elektronik devi Sony kendi bünyesinde kurduğu Bio Battery programı ile bir süredir glukoz tabanlı bataryalardan elektrik enerjisi üretmeye çalışıyor. Tokyo’daki Eco-Products 2011 fuarında tanıttığı yeni projesi ise kağıttan enerji üretmeyi sağlıyor.

Sony’nin öğrencilerle beraber geliştirdiği projede selülaz adı verilen bitkisel enzim ve su karışımı bir çözelti içerisinde bir süre çalkalanan ve bekletilen kağıt veya kartondan küçük bir fanı çalıştıracak kadar enerji elde edilebiliyor.

Proje termitlerin ağaçları yerken enerji elde etmeleriyle aynı mantığa dayanıyor. Islanmış kağıttan enzimler yoluyla glükoz ayrıştırılıyor ve daha sonra minik bir enerji ortaya çıkıyor. Proje Sony’nin glükozdan enerji üretme çalışmalarının bir parçası olacak.

Projenin diğer bir örneğinde de bir Noel kartına entegre edilen şeker bataryasının meyve suyu eklendiğinde kartın üzerindeki müzik düzeneğini çalıştırması sergilendi.

Proje gelecek için büyük bir potansiyel vaad ediyor ancak şimdilik bir MP3 çalara enerji verecek kadar üretim yapsa da standart pillerin yerini alması için önünde uzun bir yol var.

Moda Haftalarında Öne Çıkanlar

2012 İlkbahar Yaz defilelerinin yapıldığı modanın başkentleri New York, Londra, Paris ve Milano’da ön plana çıkan koleksiyonlar, göze çarpan isimler ve en gözde mekânlar ve daha nice en’ler…

ÖZGÜR RUHLARININ TEMSİLCİSİ: LONDRA

en1

En Dikkat Çeken Defile: Moda dünyasında her daim yenilikleriyle şaşırtmayı başaran Mulberry, defileyi izleyenlere oyuncak ve dondurma dağıtarak eğlenceli dakikalar yaşattı. (Mulberry’nin podyum dekorasyonunda da dondurmalar yer alıyordu.)

En İyi Defile Müziği: Son günlerin en çok konuşulan sanatçılarından olan Lana del Rey’in seslendirdiği “Video Games” adlı şarkının Christopher Kane defilesinde çalması izleyenler tarafından büyük beğeni topladı.

en2

-İngiltere’nin başarılı iş kadınlarından olan Samantha Cameron. Londra Moda Haftası’na katılan tüm İngiliz tasarımcılara özel bir yemek vermesiyle kendinden bahsettirdi.

-Storm Model Ajansı, Cara Delevigne, Lily Donaldson, Paul Sculfor gibi kendisine bağlı bulunan ünlü modellerinde katılımıyla Londra Moda Haftası’nda düzenlediği partiyle çok konuşuldu.

en3

-Peter Pilotto’nun hazırladığı, çiçek detaylarının yer aldığı renkli ayakkabıları hazırladığı koleksiyonun çok önüne geçti.

en4

-Podyumun en genç modellerinden biri olan Olivia Inge, sempatik tavırlarıyla Londra Moda Haftası’nın en çok konuşulan isimlerinden biriydi.

en5

-“Hissederek hazırladığım bu suit odanın duvarlarının konuşabilmesini çok isterdim.” Diye açıklamada bulunan Diane Von Furstenberg, Claridges Otel için özel bir oda hazırladı. Ancak bu özel tasarım odada kalmak için aylar öncesinden rezervasyonunuzun bulunması gerekiyor.

en6

-Burberry diğer defilelerden farklı olarak defilesini Kensington Bahçeleri’nde açık havada gerçekleştirdi.

LÜKSÜN TANIMLANDIĞI ŞEHİR: MİLANO

en7

En Dikkat Çeken Koleksiyon: Dolce Gabbana gerek podyum düzeninin farklılığı gerekse kıyafetleri ile İlkbahar- Yaz sezonunun en çok dikkat çeken koleksiyonuna bir kez daha imza attı.

en8

En Dikkat Çeken Tasarımcı: Trussardi markasının yeni yaratımcı direktörü, Türk tasarımcı Ümit Benan Trussardi adına hazırladığı ilk koleksiyonu olmasına rağmen izleyenlerden tam not aldı.

en9

-Turizm sektörüne henüz giren Giorgio Armani, anavatanı Via Manzoni’de yer alan Armani Mağazası’nın üstüne çok şık bir butik otel açtı.

en10

-İlkbahar Yaz sezonu için hazırladığı aksesuarlarda desenlere oldukça fazla yer veren Marni’nin özellikle de XXL kolyeleri çok beğenildi.

en11

-Moschino markasının 2012 İlkbahar Yaz sezonunda bulunan küçük, zincir askıya sahip ve yılan derisi çantası hem boyutu ve pratikliği hem de şık görünümü ile dikkatleri üzerine topladı.

en12

-Dsquared2 markasının yaratıcıları Dean and Dan Caten defile bitiminde beğenilen tasarımlarının başarılarını podyumda bir çocuk gibi eğlenerek kutladılar.

-Saat gece 12’yi gösterdiğinde, Paris Moda Haftası’nın tüm modelleri, tasarımcıları ve izleyicileri Sheraton Majestic’in altında bulunan H Club adlı gece kulübünde buluşuyorlardı.

-Antonio Marras markasının defilesi farklı podyum tasarımı ile izleyenleri şaşırttı.

AMERİKAN RÜYASI: NEW YORK

En Minik Stil Sahibi: David Beckham’ın minik kızı Harper Seven Beckham ilk kez New York Moda Haftası’nda kameralara yakalandı. Minik kız, annesi Victoria Beckham’ın stil ikonu unvanını devam ettirecekmiş gibi görünüyor.

En Beğenilen Tasarımcı: Moda dünyasının en genç tasarımcılarından olan Chadwick Bell, The Standard Hotel’de düzenlediği defilesiyle izleyenlerin övgülerini aldı.

en14

-Oscar de la Renta’nın defilesindeki kabarık etekler ve lüksü uç noktalarda yaşatan tasarımlar izleyenleri çok şaşırttı. Çünkü Renta’nın defilelerinde ilk kez bu kadar çok abartı vardı. Ayrıca podyuma çıkan modellerin saçları çok beğenildi.

en15

-İlk kez Marc Jacobs’un 2012 İlkbahar Yaz koleksiyonunda podyumlara çıkan model Magda Languine izleyicileri büyüledi.

en16

-Lacoste markasının kendini değiştirmesi çok konuşuldu. Yeni koleksiyonda yer alan Cathy çantasının yaz mevsimine damgasını vurması bekleniyor.

-Kate ve Laura Mulleavy’nin defileleri ardından Cafe Cluny’de yaptıkları kutlama restoranı bir anda New York’un en popüler mekânı haline getirdi.

en17

-Yazar Carine Roitfeld’in yeni kitabı Irreverent’in şerefine düzenlediği partiye New York Moda Haftası kapsamında bulunan birçok modacı katıldı. Carine Roitfeld ve Anna Dello Russo sahnede sergiledikleri büyüleyici performansla büyük alkış topladılar.

ZARAFETİN TANIMLANDIĞI ŞEHİR; PARİS

en18

En Dikkat Çeken Koleksiyon: Şarkıcı kimliğiyle tanıdığımız Kanye West moda dünyasına hızlı bir giriş yaptı. DW markasıyla Paris Moda Haftası’na damga vuran Kanye West hem izleyenlerden hem de eleştirmenlerden tam not aldı.

en19

En Beğenilen Model: Podyumlarda ikinci sezonunu geçiren güzel model Josephine Skriver, Marc Jacobs’tan Phoebe Philo’ya kadar birçok tasarımcının ilgi odağıydı.

en24

Stella McCartney’n Opera Garnier binasında düzenlenen defilesi…

-Stella McCartney’n kendi tasarımı olan buz kalıbı şeklindeki defile davetiyeleri herkes tarafından çok beğenildi.

en20

-Pringle of Scotland markası için tasarım yapan Clare Waight’in Chloé markasına transfer olması çok ses getirdi. Waight’in Chloé için hazırladığı ilk koleksiyon göz dolduruyordu.

en21

-Chanel defilesi kapsamında, bir istiridye kabuğunun içinde şarkı söyleyen Florence Welch izleyenleri çok şaşırttı ve moda tarihine girmeyi başardı.

en22

-Yalnızca en yakın arkadaşlarının defilelerinde kameralar karşısına geçen Natalia Vodianova, Paris Moda Haftası’nın ilgi odağıydı. (Vodianova Givenchy adına podyuma çıktı.)

en23

-Beluga hayvanlarıyla ünlü olan Caviar Kaspia Restoranı Paris Moda Haftası boyunca en ünlü tasarımcılara en iyi yemekleri ile ev sahipliği yaptı.

en25

-Karolina Kurkova gibi birçok ünlü modele podyumunda yer veren Christian Dior’un defilesindeki kıyafetlerden çok modeller dikkat çekti.

 

modapedia.com

Beşiktaş Taraftarı Çıldıracak!

Beşiktaş’ta Fikret Orman yönetiminin görev başına gelmesiyle beraber siyah beyazlı ekipte taşlar yerinden oynarken Carlos Carvalhal’ın görevden alınmasının ardından Beşiktaş’ta teknik direktör koltuğu için en güçlü aday Slaven Bilic olarak görülüyor.

Siyah Beyazlı ekipte Carlos Carvalhal ile yolların ayrılmasının ardından takım 7 maçlık bir süreyle eski teknik direktör Tayfur Havutçu’ya emanet edilirken siyah beyazlı kulislerde Hırvat teknik adam Slaven Bilic’in takımın başına geçeceği iddiaları her gün yeni bir boyut kazanıyor.

Türkiye’de üç büyük takımlarda görev almak istediğini daha önce söyleyen ve sıradışı tarzıyla beraber kulübede maçı yaşamasıyla dikkat çeken genç teknik adam Beşiktaş’ın gündemine gelirken, çılgınlığı ile gündemden düşmeyen Beşiktaş taraftarı özellikle Slaven Bilic’in takımın başına geçmesini sosyal ortamlarda yaptığı paylaşımlarla destekliyor.

Şimdi ismini Beşiktaş ile sık sık duyacağımız Slaven Bilic’in hem kariyerine hem de futbol dışı geçmişine yakından bakalım;

TERİM’İ GÖZÜNE KESTİRDİ

Şu an itibariyle Hırvastistan Milli Takımı’nı çalıştıran ancak Euro 2012 sonrasında görevinden ayrılacak olan Slaven Bilic, bir kulüp takımının başında Fatih Terim’den 2008 yılının rövanşını almak istiyor. Euro 2008′de Türkiye karşısında Semih’in attığı gol ve devamında penaltı atışları sonucunda hayalleri yıkılan Hırvat teknik adam Fatih Terim ile Türkiye’de büyük bir çekişme yaşadığını söylerken kendisine örnek aldığı teknik adamın ise Manchester United’ın tecrübeli çalıştırıcı Alex Ferguson olduğunu belirtti.

ELİNDEN GİTARI DÜŞÜRMÜYOR

Asıl mesleği avukatlık olan, basından gizlemediği sigarası, taktığı küpesi ve elinden düşürmediği gitarıyla farklı bir teknik adam profili çizen Slaven Bilic, yaşam tarzıyla da dikkat çekmeye devam ediyor. Slaven Bilic&Rawba isimli bir rock grubunda elektro gitar çalan ve ağırlıklı olarak heavy metal müzik dinleyen Slaven Bilic zorlu maçlar öncesinde heavy metal dinleyerek konsantrasyonunu sağlıyor. Futbolculuk kariyerinde de sigara içtiğini gizlemeyen Slaven Bilic, basın toplantılarında da politik olmayan ne hissediyorsa onu söyleyen bir kişilik olarak karşımıza çıkıyor.

KULÜP TAKIMI DENEYİMİ SINIRLI

1998 Dünya Kupası’nda Hırvat Milli Takımı formasıyla sahada yer alan ve üçüncü olarak turnuvayı tamamlayan Hırvatistan’da dikkat çeken isimlerden biri olan Slaven Bilic, Milli Takım bazında başarılı bir teknik adam olarak karşımıza çıkarken kulüp takımları bazında deneyimsiz bir isim olarak karşımıza çıkıyor. Futbol kariyerinde Hajduk Split, West Ham United ve Everton gibi önemli ekiplerde forma giyen ve futbolu bırakmasının ardından yetiştiği kulüp olan Hajduk Split’i 2001-2002 sezonunda çalıştırmasının ardından 2004 yılında Hırvatistan 21 yaş altı takımında görev alan ve 2006 yılıyla beraber Hırvatistan A Milli Takımı’nı çalıştıran genç teknik adamın yolu Beşiktaş ile kesişirse Bilic’in çalıştırdığı ikinci kulüp takımı Beşiktaş olacak.

KİTABINDA KAYBETMEK DİYE BİR ŞEY YOK

Slaven Bilic’in kariyeriyle ile ilgili olarak saha dışından yedek kulübesine doğru gittiğimizde karşımıza kaybetmekten nefret eden, hücum futbolu oynatmaya çalışan ve hırsından yedek kulübesinde duramayan bir isim karşımıza çıkıyor.

Beşiktaş’a geldiğinde ülkemizdeki 4. hakemlerin Beşiktaş’ın maçlarında Bilic’i sakinleştirmek için fazla mesai yapmaları su götürmez bir gerçek olarak karşımıza çıkarken Bilic’in Hırvat Milli Takımı’nda istatistikleri de oldukça parlak bir başarı olarak dikkkat çekiyor. Hırvat Milli Takımı’nın başında 59 kez maça çıkan ve bu maçlardan 40′ında soyunma odasına zaferle dönen Bilic, 13 maçta beraberlik 6 maçta da yenilgi alırken bu istatistikler Bilic’in ofansif oyun anlayışını da gözler önüne seriyor.

sporx.com

Metin’le Tartışırız Ama Kavga Etneyiz!

Metin'le Tartışırız Ama Kavga EtneyizZeki Alasya; Metin Akpınar ile para yüzünden sorun yaşadıkları için ‘Devekuşu Kabare’nin iptal haberlerini yalanladı.

Türvak Sinema-Tiyatro Müzesi’nde dün açılan ‘Afiş, Fotoğraf ve Belgelerle 1950 Öncesi Türk Sineması’ sergisi, Yeşilçam’ın ünlü isimlerini bir araya getirdi. 30 Haziran’a kadar devam edecek olan serginin açılışına Hülya Koçyiğit, Hale Soygazi, Zeki Alasya ve sinemanın emektar isimleri katıldı.

EMEKTEN YANADIR

“Bu sergi gençlere önemli şeyler anlatacak” diyen Zeki Alasya; Metin Akpınar ile 20 yıl aradan sonra hayata geçirecekleri ‘Devekuşu Kabare’ projesinin, parayla ilgili çıkan anlaşmazlıklar yüzünden iptal olduğu haberlerini yalanladı: “Metin’le aramızda para yüzünden tartışma çıktığını iddia edenlere inat, Oyunu Ekim ayında sahneleyeceğiz.” Nisan’da sahneleneceği söylenen projenin iptal olmadığını, sadece ertelendiğini belirten Alasya, şöyle konuştu: “Metin ile aramızda tartışma olur, atışma olmaz. Akla hemen, Metin’in benden daha fazla para istediği geliyor. Metin’in saygısı, efendiliği buna el vermez. Metin emekten yanadır. Olur mu öyle şey? Bu kadar senelik ortağına böyle bir şey yapar mı?”

Sabah Gazetesi

Gekas gözyaşlarıyla veda ederken tutamadı

Samsunspor’un Yunanlı golcüsü Gekas, Samsun’a gelip tedavisinin 3-4 hafta süreceğini belirterek arkadaşlarına veda ederken gözyaşlarını tutamadı. Gekas, “Beşiktaş ve Sivas maçlarında tribündeki yerimi alıp takımımı destekleyeceğim” dedi.
Kayserispor maçında aldığı darbe sonucunda sol diz yan bağlarından sakatlanan ve tedavi için ülkesine dönen Theofanis Gekas, Samsun’a geldi. Sezon sonunda sözleşmesi sona eren ve Avrupa Şampiyonası’nda Yunanistan milli takım kadrosunda da yer alacak olan Gekas, Samsunspor’un kalan iki maçında da sakatlığı nedeniyle forma giyemeyecek. Samsun’a gelerek takım arkadaşlarına destek veren Yunanlı golcü Gekas, kendisine gösterilen ilgi nedeniyle duygusal anlar yaşadı. Gözyaşlarına hakim olamayan Gekas, sağlık durumunun beklediğinden ciddi olduğunu ve sahalardan bir süre uzak kalacağını belirterek, “Teknik direktörümüz Mesut Bakkal ve doktorumuzla konuştuk. Durumum beklediğimizden daha ciddi çıktı. Son maçı oynarım hesaplamaları yapıyorduk ama maalesef son maça da yetişemiyorum. 3-4 hafta sahalardan uzak kalacağım. Cumartesi günü takım arkadaşlarımla birlikte İstanbul’a gidip, Pazar günü de Beşiktaş maçında tribünden destek vereceğim” diye konuştu.

“HAYATIM BOYUNCA GEÇİRMEDİĞİM 3 AYI BURADA GEÇİRDİM”
Beşiktaş maçının ardından tekrar Yunanistan’a döneceğini, ancak son hafta Sivasspor maçını izlemek üzere yeniden Samsun’a geleceğini söyleyen Gekas, “Ben çok üzüldüm. Hayatım boyunca geçirmediğim üç ayı burada geçirdim. Bu kadar sevgiyi, desteği ilk defa gördüm. Yabancı kişiye duyulan sempatiyi ilk defa burada gördüm. Ligde son hafta oynanacak Sivasspor karşılaşmasına da mutlaka geleceğim. Orada taraftarlara veda edeceğim” dedi.

Herşey Değişti ve Gelişti Ya Piller !

pilCep telefonlarımızda kullanılan teknoloji, yüksek bir ivmeyle gelişiyor olsa da pilleri hala çabucak bitiyor.

Cep telefonları, her geçen ay yeni ve daha hızlı işlemciler, daha yüksek çözünürlüklü ekranlar ve kameralar, daha yeni ve güçlü yazılımlar ile güncelleniyorlar. Telefonlarımızın NASA’nın Ay’a insan göndermekte kullanılan bilgisayarlardan bile daha güçlü olduğu biliniyor. Peki neden hiç bir üretici, uzun süre dayanan bir pil meydana getirmiyor?

Piller neden gelişmiyor?

PandoDaily’den Farhad Manjoo, pillerdeki sorunun bilgisayar gücünün her iki senede bir ikiye katlanacağını tahmin eden Moore Kanunu’na uymaması olduğunu söylüyor. Bunun nedeni ise pillerin çok eski, ancak optimize edilen bir kimyasal teknolojiye dayanması. Pil ömründeki geliştirmeler ise pillerden çok işlemcilerde ve işletim sistemlerinde kullanılan tekniğe dayanıyor.

Kullanıcılar çok mu şikayetçi?

Kullanıcılar bu durumdan çok mu şikayetçi?

Kullanıcılar, kısa pil ömründen oldukça şikayetçiler. 2012′de araştırma firması J.D. Power And Associates tarafından 7.080 akıllı cep kullanıcısı arasında yapılan bir ankette katılımcıların ceplerinden memnun oldukları, ancak ancak pil ömrünü “geçtiğimiz senelerde büyük ölçüde düşüş gösteren özelliklerden biri” olarak değerlendirdikleri ortaya çıktı.

Yeni cihazlarda durum daha mı iyi?

Yeni cihazlarda durum daha kötüye gidiyor olabilir. Örneğin yeni iPad, Parislemon’dan MG Siegler’a göre kurduğu 4G bağlantısı ile pili daha çabuk tüketiyor. Daring Fireball’dan John Gruber, Apple’ın bir sonraki iPhone’a 4G LTE’yi eklemeyebileceğini söylüyor.

Peki çözüm nedir?

Bunun cevabını bilen pek kimse yok. Manjoo’ya göre pil sorununu ilk çözen, “müthiş kazançlar” sağlayacak.

Çılgın Türkler Robot Yapmaya başladı

ERP, sektörel, muhasebe ve ticari programlarından oluşan, 120′yi aşkın dev program arşivi, 2000′in üzerinde çözüm ortağı ve servis destek kanalları ile Türkiye’nin en büyük yazılım firmaları arasındaki yerini sağlamlaştıran AKINSOFT, dış ticarette de hızlı adımlar atarak; Kıbrıs, Almanya, Belçika, İngiltere, İtalya, Hollanda, Avusturya, Sudan, Romanya, Kazakistan, Azerbaycan ve Ukrayna’da oluşturduğu bayi yapılanması ile dünya yazılım pazarındaki payını artırdı. Genel merkezi Konya’da bulunan, Marmara Bölgesi ve dış ticaret faaliyetlerini İstanbul Bölge Müdürlüğü’nden yürüten AKINSOFT, tüm planlarını “Dünya üzerinde teknolojinin ulaşmadığı köşe kalmasın” anlayışı ile şekillendiriyor.

Robot üretiminden bahseden ilk firma

1995 yılında Konya’da kurulan ve yazılım sektöründe Türkiye’nin lider firmalarından biri olmayı başaran firma, 2009 yılında robotik çalışmalarını başlattı. Türkiye’de ticari bir kurumun sahiplendiği ilk robotu kendilerinin ürettiğini belirten AKINSOFT robotik departmanı, önce mekanik programlama konusunda test ve deneyler yapabileceği bir prototip oluşturdu. Standart doğru akım motorları ve redüksiyon sistemlerinde karşılaşılan kontrol ve hassasiyet sorunlarına karşı, öncelikle insansı robotlar, ardından diğer robotik sistemler için tasarladığı motor ve redüksiyon mekanizmalarını geliştirip özelleştirilmiş servo sistemler üreten firma, üretim aşamalarının gelişmesi sebebiyle kendi CNC tezgahını kurma noktasına kadar geldi.

Ses işleme üzerinde çalışılıyor

Mekanik alanında, yüksek verimli hareket ve güç aktarım organlarını; yapay zeka alanında, görüntü işleme ile renk, şekil, hareket ve davranış algılama algoritmaları ile komutları algılama ve kişileri ya da cisimleri ayırt edebilecek ses işleme algoritmaları üzerine çalışmalar devam ediyor.

Bundan sonraki süreci ise, görüntü, ses ve donanım kontrol algoritmalarından oluşan proje ve prototipleri bir araya getirecek yapay zeka konumlayıcı ve yorumlayıcılarını tasarlamak olarak tanımlayan firma yetkilileri, verimli eklem yapıları, hızlı ve mantıklı yapay zeka blokları, denge, dokunma, sıcaklık, ağırlık, mesafe gibi verileri algılayabilecek sensör ve iletim yapılarından oluşacak insansı robotun, sorulan sorulara cevap verme, matematiksel işlemleri kolayca yapabilme, görüntü takibi yapıp, verilen komutları yerine getirme, insan kas sistemini ve hareketlerini birebir taklit etme yeteneğine sahip olduğunu belirtiyor.

Robot Üretimine 10 Milyon TL Yatırım Planı

2015 yılında robotların seri üretimine geçmeyi planlayan AKINSOFT Yönetim Kurulu Başkanı Bilgisayar Yüksek Mühendisi Özgür Akın, ilk Ar-Ge çalışmalarının başlamasından bu yana, robotik çalışmaları için 1 Milyon TL harcandığını ve seri üretime geçme aşamasına kadar 10 Milyon TL yatırım yapılacağını belirtti.

Türk mühendisin oyunu başarılı olunca listeleri alt üst etti

Bilkent Üniversitesi mezunu Bilgisayar Mühendisi Armağan Yavuz’un çocukluk hayalinden yola çıkarak geliştirdiği bilgisayar oyunu ”Mount&Blade” 1 milyonun üzerinde satış rakamına ulaştı. Proje aşamasındayken dünya oyun devlerinin geri çevirdiği savaş oyunu, ABD başta olmak üzere İskandinav ülkelerinde büyük ilgi görmesiyle 3 milyon dolarlık ciro elde etti.

1980′li ihracatının büyük kısmı kayısı, fındık, incir gibi birkaç üründen oluşan Türkiye, girişimcilerin ve genç yeteneklerin kendilerini ifade edecek ortamın oluşturulmasıyla bugün otomobilden iş makinesine, beyaz eşyadan bilişime kadar birçok alanda dünyaya satış yapıyor. Her geçen gün daha çok teknoloji içeren ürün ihraç eden Türkiye, 2008′den itibaren ihracat sepetine genç bilgisayar mühendisinin azmi ve kararlılığıyla bilgisayar oyunu da dahil etti.

Çocukluk hayalinden yola çıkarak geliştirdiği bilgisayar oyunu ”Mount&Blade” ile 1 milyonun üzerinde satış yaparak 3 milyon dolarlık ciro elde eden Bilgisayar Mühendisi Armağan Yavuz, AA muhabirine hayalden başarıya doğru ilerleyen serüveniyle ilgili açıklamalarda bulundu.

Küçüklüğünde bilgisayara ve bilgisayar oyunlarına oldukça ilgili olduğunu, o yıllarda hayali kahramanların birbirleriyle savaştığı bir oyun geliştirdiğini aktaran Yavuz, üniversitede bilgisayar mühendisliği eğitimi almaya başlamasıyla hayalini somutlaştırdığını söyledi.

Kendi tanıtımını kendisi yaptı

Bilgisayar mühendisi olan eşiyle birlikte geliştirdiği oyuna ”Mount&Blade” adını vererek demo haline getirip uluslararası oyun dağıtım şirketlerine gönderdiğini belirten Yavuz, daha sonra yaşadıklarını şöyle anlattı:
”Oyun dağıtım şirketleri oyunumuza ilgi göstermedi. Bunun üzerine madem onlar dağıtmayacak kendi oyunumu ben dağıtırım diyerek önce bir internet sitesi açtım. O sitede oyunun ne olduğunu, nasıl oynandığını anlatmaya başladım. Daha sonra ziyaretçilerin oyunu dilerlerse o site üzerinden, dilerlerse bilgisayarlarına indirerek oynamalarını sağlayacak alt yapıyı oluşturdum. Forum sitelerinin de katkısıyla oyun 1 yıl içinde tanınmaya ve sevilerek oynanmaya başladı. Böyle olunca daha önce oyunla ilgilenmeyen oyun dağıtıcılarının oyuna karşı algıları değişti. Bu gelişmeler üzerine oyunun gerçeğini yapmaya başladım.”
Armağan Yavuz, ”Mount&Blade”i 2008 yılında tamamlayarak piyasaya sunduğunu, oyunun birçok ülkede ilgiyle karşılandığını ifade ederek, bunun üzerine oyunun ikinci versiyonu için ekibi büyüterek ODTÜ Teknokent’te 23 kişilik ekiple çalışmalara başladığını söyledi.

Oyun listelerini alt üst etti

”Mount&Blade Warband” adını verdiği ikinci oyunu programcısından grafikerine, ses uzmanından sanat yönetmenine kadar alanında uzman ekiple 2010′da tamamlayarak dünya pazarına sunduklarını aktaran Yavuz, şunları kaydetti:

”Oyunumuzun yeni versiyonuna multiplayer ekledik. Bu sayede oyunun oline olarak oynamasını sağladık. Yaptığımız yenilikler o kadar beğenildi ki oyun dünyanın en büyük dijital oyun dağıtım sitesi ‘Steam’de milyon dolar bütçeli oyunları geride bırakarak ilk haftadan itibaren birinci sıraya yerleşti. ABD ve İskandinav ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkede büyük ilgi gören oyun, 1 milyonun üzerinde satış yaparak 3 milyon dolarlık ciroya ulaştı.”

Oyunun dünyaca ünlü PC Gamer dergisinin ‘tüm zamanların en iyi 100 oyunu’ listesinde yer aldığını belirten Yavuz, elde ettikleri başarıyı devam ettirmek için oyunun geliştirilmiş versiyonunu mart ayında, 3. versiyonunu ise yıl sonuna yetiştirmek için yoğun biçimde çalıştıklarını dile getirdi.

”Daha fethedeceğimiz çok kale var”

Armağan Yavuz, dünyada oyun pazarının her geçen gün büyüdüğünü, bunda Facebook ve cep telefonu pazarının önemli bir yere sahip olduğunu dile getirerek, Türkiye’de de Facebook’a oyun geliştiren birçok firmanın bulunduğunu söyledi.

Dünya oyun pazarının yaklaşık büyüklüğünün 60 milyar dolara yakın olduğunu, pazardan en fazla payı ABD ve Güney Kore’nin aldığını belirten Yavuz, ”ABD’liler oyun işine 1980′lerde Koreliler ise 90′ların sonunda başladılar. Biz bu pazarda daha çok yeniyiz. Onun için de daha fethedeceğimiz çok kale var. TÜBİTAK ve KOSGEB’in destekleriyle Türkiye’de özellikle Facebook oyun pazarı çok hızlı büyüyor. Bu alanda gelecekte yurt dışında markalaşan Türk oyunları olabilir. Ülke olarak belli bir potansiyele sahibiz. Finlandiya küçük bir ülke olmasına rağmen dünyaca ünlü 10′dan fazla oyunu var. Bu işe meraklı olanlara tavsiyem programlı, sabırlı ve kararlı olsunlar, gerisi kendinden gelir” diye konuştu.

”Mount&Blade” nedir, nasıl oynanır?

Mount&Blade (orjinal adı: At ve kılıç) oyunculara bir ortaçağ kahramanı gibi at sırtında savaşlara katılarak kılıç ok ve yay gibi silahları kullanma imkanı veren bir bilgisayar oyunu. Oyuncular ”Kalradya” isimli diyara yeni gelmiş bir maceraperest olarak başladıkları oyunda, ilk başlarda küçük haydut gruplarıyla mücadele ederken zamanla güçlü bir ordu topluyor ve krallıklar arasındaki savaşlara katılabiliyor. Krallık yönetimi, meydan muharebeleri, kale kuşatmaları gibi birçok unsuru barındıran oyunu, tek kişilik senaryonun yanı sıra bir sunucuya bağlanarak diğer oyunculara karşı oynamak da mümkün.

sabah

Sultan Vahdettin’in Amerika’ya Gönderdiği Mektubu

Sultan Vahdettin mektupta hilafet makamından feragat etmediğini ve tekrar ülkeye dönmek üzere yurtdışına çıktığını söylüyor.

sultan-vahdettinSon Sultan Vahdettin’in Mustafa Kemal ve Ankara hükümetleri ile olan ilgisi gazetelerde ve değişik platformlarda çokça tartışılan bir konu. Bu tartışmalara bir belge ile katkıda bulunmak için Vahdettin’in ABD Başkanı Calvin Coolidge’e yazdığı ve ABD arşivlerinde 867.00/1788/4118 numara ile kayıtlı Osmanlıca el yazması bir mektubu gösterebiliriz. 13 Mart 1924 tarihli bu mektubun modern Türkçe çevirisini aşağıda vereceğim, ama önce bazı satırbaşlarının altını çizmekte yarar var. Bu mektuptan anladığımız kadarı ile Vahdettin, saltanat ve hilafet makamından feragat etmediğini, “ne ediğü belirsiz askerlerden” oluşan “fitneci, asi ve serkeş” bir gurubun ne saltanatı ne de hilafeti kaldırmaya yetkili olmadığını iddia ediyor. Mehmet Vahdettin “Han” olarak imzalanan mektupta yurtdışına sürülen hanedan mensupları ve el konulan hanedan malları için ABD’den yardım talebinde bulunan Vahdettin bunun bir insan hakları sorunu olduğunu da ifade ediyor.

ABD cevap vermemiş

Vahdettin’in buna çok benzeyen mektupları İngiltere ve Fransa’ya da yazdığını biliyoruz. Fakat ötekilerin aksine bu mektup Osmanlıca (Fransızca veya İngilizce değil) ve Vahdettin’in orijinal imzasıyla yazılıp ABD’nin Paris Büyükelçiliği Danışmanı Sheldon Whitehouse aracılığıyla gönderiliyor. İngiltere ve Fransa kibarca biz bu işe karışmayız diye cevaplarken, ABD Başkanı Calvin Coolidge cevap yazmıyor. Aynı ABD Başkanı bundan üç yıl sonra Mustafa Kemal’in kendi el yazısı ile gönderdiği 1927 seçimlerinden galip olarak çıktığını gösterir yazıya ise tebrik ile karşılık veriyor. Mustafa Kemal’in ABD ye yazdığı bu mektup başka bir yazının konusu ama bu durum ABD’nin tavrını Ankara’dan yana koyduğunun başka bir kanıtı olabilir.

Aşağıda tam metnini verdiğim Vahdettin’in mektubunun ise işaret ettiği iki şeyin eski padişahın ABD Başkanı’nı İstanbul’dan sadece geçici olarak ayrıldığına ikna etmeğe çalışması ve padişah olarak geri dönme arzusunu hala muhafaza etmesi olarak görülebilir. Bu noktada akıllara takılan soru şu: Vahdettin böyle bir mektubu neden sultanlıktan azledildiği 1922 yılında değil de Halifeliğin kaldırıldığı 1924 yılında yazdı? Bence bunda hanedanın yurtdışına çıkarılıp mallarına el konmasının önemi var. Hala geri dönme hayalleri kuran son Hilafet’in de kaldırılması karşısında bu şansın ne kadar azaldığının farkına varmış olmalı.

sultan vahdettinBurada, bu mektubu Vahdettin’in vatan hainliğine bir belge olarak okumak isteyenlere de bir uyarıda bulunmak gerekli. Vatana ihanet ile Kemalist harekete muhalefeti birbirinden ayırmak lazım. Altı yüz yıllık bir hanedanın son varisinin kendisini saf dışı bırakan Kemalist harekete karşı tavır almamasını beklemek saflık olur. O yüzden Ankara Meclisi hakkındaki görüşleri sadece yeni rejime muhalefettir. Şunun altını çizeyim: ben burada “bu mektubun” nasıl değerlendirilmesi gerektiğini tartışıyorum yoksa Vahdettin’in bir vatan haini olup olmadığını değil. Bu mektubun en önemli özelliği basında ve bazı kitaplarda çıkan bazı iddiaların aksine Vahdettin’in yurtdışında sürgünde iken Ankara hükümetine hiç de dostane duygular beslemediğinin kesin bir belgesi olması.

Mektubun Türkçe metni

Amerika Birleşik Devletleri Cumhurbaşkanı Mösyö Coolidge Cenablarına;

Dünya siyasetinin bütün sırlarına vakıf olan zatınızın da bildiği üzere, hangi sebeblerden dolayı ve şartlar altında İstanbul’u terk ettiğim açık olduğundan, bu konu hakkında daha tafsilatlı bilgi vermeğe gerek görmüyorum.

Bu geçici ayrılığımın soy olarak sahibi olduğum saltanat ve hilafet makamından feragat ettiğim anlamına gelmediği aşikar olup Ankara meclisi gibi bir fitneci asi, serkeş gurubunun böyle bir kararı alma yetkisinin olmadığını söylemek gereksiz bir beyandır. Hilafet makamının Osmanlı saltanatından ayrılması ve tecrid edilmesi ve halifeliğin tamamen kaldırılması gibi, dini, kavmiyeti, ve vatanı belli olmayan (yani ne idüğü belirsiz) askerlerden ve başka bazı kişilerden oluşan çok küçük bir azınlığın, kısmen zorla ve kısmen de cehalet ve gaflet içinde 5-6 milyonluk masum Türk halkını önüne katarak yaptığı işler yetkileri dahilinde değildir.

Bu ancak bütün İslam alemi tarafından tayin olunan ihtisaslı büyük İslam alimlerinin oluşturduğu bir kurultay ile alınacak bütün dünyayı ilgilendiren bir karardır. Ulemanın da bildiği üzere, İslam şeriatına aykırı kararlar her ne makamdan gelirse gelsin hükümsüz olmağa mahkumdur. Bunun dışında, ortada ki durumun İslam aleminde büyük bir heyecana yol açacak, devlet ve milletin asayişini etkileyecek önemli bir mesele olduğu kuvvetle söylenebilir.

Bunlara ek olarak, hanedanım aleyhinde Ankara Meclisi tarafından tasarlanan yurtdışına sürgün, emlaka ve hususi mallara el konulması gibi fuzuli tedbirler hanedanım üyelerinin insan haklarının ihlal edilmesi anlamındadır. Bu konuda zatınızın ve hükümetinizin imkan çerçevesinde yapacağı her yardım bizim tarafımızdan çok kıymetli telakki edilecektir.

Bu vesile ile afiyetlerinizin devamını cenab-ı Haktan niyaz ederim

13 Mart 1924

Mehmet Vahdeddin Han

Kaynaklar: ABD arşivi 867.00/1788/4118; Toplumsal Tarih sayı 142; Murat Bardakçı, Şahbaba, s. 337; Yılmaz Çetiner, Son Padişah Vahdeddin, s. 395.

DOÇ. DR. Hakan Özoğlu -Central Florida Üniversitesi- AÇIK GÖRÜŞ -STAR
aozoglu@hotmail.com

Powered by WordPress | Designed by: seo services | Thanks to massage bed, web designers and crest whitening strips